Haklılandırma ve Doğruluk: Bilginin Üç Koşulu
Bir önermenin bilgi sayılabilmesi için üç temel koşulun bir arada bulunması gerektiği kabul edilmektedir. Bunlardan ilki, öznenin söz konusu önermeye inanıyor olmasıdır. İkincisi, inanılan önermenin gerçekten doğru olmasıdır. Üçüncüsü ise öznenin o önermeye inanmak için iyi ve sağlam gerekçelere sahip bulunmasıdır; buna haklılandırma ya da gerekçelendirme koşulu adı verilir. Bu üç koşul arasında haklılandırma ile doğruluk koşulu özellikle ön plana çıkmaktadır; zira haklılandırmanın nasıl gerçekleşeceğine ilişkin farklı yaklaşımlar epistemolojinin en tartışmalı gündem maddelerini oluşturmuştur.
İçselcilik ve Dışsalcılık: Haklılandırmanın Kaynağı
Haklılandırmanın nereden geldiği sorusu, iki temel yaklaşımı karşı karşıya getirir: içselcilik ve dışsalcılık.
İçselcilik, doğru bir önermeye beslenen inancın haklılandırılmasında yalnızca öznenin kendi içsel, zihinsel süreçlerinin ve bilinç hallerinin belirleyici olduğunu savunur. Bu görüşe göre özne, bir önermeye inanmada haklı olup olmadığına, o önermeyi enine boyuna değerlendirerek ve inanma gerekçelerinin gücünü içe bakış ya da düşünüm yoluyla sınayarak karar verebilir.
İçselcilik kendi içinde iki ayrı biçimde ortaya çıkar. Bunlardan ilki temelciliktir. Temelcilik, tüm inançları "temel inançlar" ve "temel olmayan inançlar" olarak ikiye ayırır ve bilginin genel yapısını bir piramide benzetir. Piramidin tabanında yer alan temel inançlar, haklılandırmalarını başka inançlardan almaz; tam tersine, kendi kendilerini haklılandırırlar. Epistemolojik açıdan ayrıcalıklı bir statüye sahip olan bu inançlar arasında öznenin duyusal ve zihinsel durumları, dolaysız duyum deneyimleri ve bazı apriori önermeler bulunmaktadır. "İkiyle ikinin toplamının dört ettiği" önermesi, hiçbir kuşkuya yer bırakmaksızın bilinebilen apaçık bir doğru olması bakımından bu tür temel inançlara örnek gösterilebilir. Temel olmayan inançlar ise bu temelden türetilen ikincil doğrular ya da üstyapı inançları olarak değerlendirilir.
İçselciliğin ikinci versiyonu olan bağdaşımcılık, temelciliğin yalnızca bazı inançların epistemolojik olarak ayrıcalıklı olduğu tezini değil, temel-üstyapı ayrımının kendisini de reddeder. Bağdaşımcılığa göre bir inancın haklılandırılması, o inancın öznenin bütünsel inanç sistemiyle ne ölçüde bağdaştığına bağlıdır. Bir inanç tüm inanç sistemiyle uyum içindeyse gerekçelendirilmiş sayılır; uyuşmuyorsa bilgi statüsünden yoksun bırakılır. Bu çerçevede "ikiyle ikinin toplamının dört ettiği" önermesinin haklılandırılması, o önermenin sayı, toplama ve özdeşlik bilgisiyle ilgili diğer bilgilerle bağdaşmasından kaynaklanır.
Haklılandırmada içselciliğin karşısında yer alan dışsalcılık ise inancın yalnızca öznenin iç mekanizmalarıyla gerekçelendirilemeyeceğini ileri sürer. Bu yaklaşıma göre haklılandırmada belirleyici olan öğeler öznenin dışından gelir. İnanç oluşturma süreçlerinin güvenilirliği ile önermenin taşıdığı doğruluk ya da olasılık değeri bu dışsal öğelerin başında gelmektedir.
Bilgiyi Zihin Hali Olarak Ele Alan Yaklaşımlar
Bilgiyi bilen öznenin zihin hali ya da entelektüel gelişimi üzerinden tanımlayan anlayışlar, epistemoloji tarihinde köklü bir yer tutmaktadır.
Bu anlayışın ilk örneğini Platon sunar. Platon bilgiyi bir zihin hali olarak tanımlar ve onu olabilecek en yüksek zihinsel açıklık olarak niteler. Ona göre bilgi, duyusal algıdan akla dayalı düşünüme geçişin sonucunda ortaya çıkan bir zihinsel dönüşümün ürünüdür.
Gelişmeci perspektifi sistematik biçimde işleyen düşünür ise Hegel'dir. Hegel, epistemolojinin konusunu bilincin belirli bir durumdan daha yüksek bilinç durumlarına ilerleyişinin incelenmesi olarak tanımlar. Ona göre bilgi, tarihsel ve toplumsal bir temele dayanır; bu nedenle ana problemi, kısmi ve sınırlı bir tarihsel perspektiften mutlak bilgiye geçişin nasıl gerçekleştirilebileceği sorunudur.
Hegel'e göre "ikiyle ikinin toplamının dört ettiği" önermesi, hayatın ilk yıllarında edinilebilen sıradan bir bilgiye karşılık gelir ve mutlak bilgiyi temsil etmez. Mutlak bilgiye ancak dört işlemin mantığı, sayıların doğası ve aritmetiğin bir bütün olarak yapısı kavrandığında ulaşılabilir. Kavramların yalnızca kısmi doğruları ifade ettiğini, bilginin bütün bir kavramlar sisteminden meydana geldiğini savunan Hegel için hakikat ve bilgi, canlı bir süreçtir. Bu süreç, diyalektik adını verdiği yönteme uygun biçimde tez, antitez ve sentez yoluyla kısmi hakikatlerden mutlak doğrulara doğru ilerler. Hegel'in bu idealist diyalektiği, sonradan Marx tarafından materyalist bir diyalektik biçimine dönüştürülmüştür.
Bilgiyi Nesnesi Üzerinden Tanımlayan Yaklaşımlar
Bilgiyi belli bir ürün ya da gelişme süreciyle değil, doğrudan nesnesi ya da konusuyla tanımlayan anlayışlar da epistemoloji içinde belirleyici bir yer tutar. Bu görüşler, bilginin sanı ya da kanaatin bittiği yerde başladığını öne sürer.
Bu alandaki standart görüş yine Platon'a aittir. Platon, sanı anlamına gelen doxanın değişenle, yani maddi dünyanın değişen yönleriyle ilgili olduğunu ileri sürer. Bu noktada Herakleitos'un "aynı nehre iki kez girilemez" düşüncesinden hareket eden Platon, değişenin bilinemez olduğunu savunur. Değişen bir şeye ilişkin yapılacak bir betimlemenin, o şey durmadan değiştiği için kısa sürede geçersiz hale geleceğini belirtir. Bunun yanı sıra tek tek tikellerin de bilinemeyeceğini ileri süren Platon, tikellerle yalnızca kişisel öykülerin mümkün olabileceğini ifade eder.
Bilgi Türleri
Epistemoloji tarihinde bilgi, farklı yaklaşımların tutumlarına bağlı olarak çeşitli biçimlerde sınıflandırılmıştır. Hemen bütün filozofların kabul ettiği temel bir ayrım, zorunlu bilgi ile olumsal bilgi arasındadır.
Zorunlu bilgi; olduğundan başka türlü olamayan şeyleri dile getiren bilgidir. "İkinin karesi dörttür" ya da "Her bekar evlenmemiştir" gibi önermeler zorunludur; bunların tersi mantıksal bir çelişki yaratır.
Olumsal bilgi ise olduklarından başka türlü olabilmeleri bir çelişki yaratmayan şeylerin bilgisidir. "Yarın yağmur yağacaktır" önermesi olumsal bir bilgiyi ifade eder; yanılmak mümkündür.
Bu ayrımla bağlantılı ikinci ayrım, apriori ve aposteriori bilgi ayrımıdır. Apriori bilgi deneye başvurmadan, yalnızca akıl yürütmeyle elde edilen bilgidir; matematiksel ve mantıksal önermeler bu türe girer. Aposteriori bilgi ise duyusal deneyime dayanır; doğal bilimler bu kategorinin en önemli kaynağını oluşturur.
Bilginin Kaynağı: Dört Temel Tutum
Doğru bilgiyi hangi zihinsel yetiye borçlu olduğumuz sorusu, epistemolojinin en çok tartışılan gündem maddelerinden birini oluşturur. Bu noktada dört ana tutum öne çıkmaktadır:
Akılcılık (Rasyonalizm): Bilginin yegane kaynağının ve sınama ölçütünün akıl olduğunu savunur. Bu görüşe göre doğuştan gelen bazı temel kavramlar ve ilkelerden tüm bilgi tümdengelimsel olarak türetilebilir. Descartes, Leibniz ve Spinoza akılcılığın önde gelen temsilcileridir.
Deneyimcilik (Empirizm): Bilginin kaynağının duyusal deneyim olduğunu ileri sürer. Bu görüşe göre zihin başlangıçta boş bir levhadır (tabula rasa) ve tüm bilgiler duyum ve gözlem yoluyla edinilir. John Locke, George Berkeley ve David Hume bu akımın en önemli düşünürleridir.
Sentezci Yaklaşım (Kant): İmmanuel Kant, akılcılık ve deneyimciliği sentezlemeye çalışır. Kant'a göre bilgi hem duyusal deneyimi hem de aklın apriori formlarını gerektirir; deneyimsiz kavramlar boş, kavramsız deneyimler kördür.
Sezgicilik: Bilginin kaynağının ne akıl ne de deneyim olduğunu, sezginin bu konuda belirleyici rolü üstlendiğini ileri sürer. Henri Bergson bu görüşün önde gelen temsilcilerindendir.
Bilginin Sınırları
Epistemolojinin gündemine taşınan bir diğer temel problem, insan bilgisinin sınırları sorunudur. Özne kendi dışındaki nesneleri gerçekte olduğu şekliyle bilebilir mi?
Bu soruya verilen olumlu yanıt realizmi, olumsuz yanıt ise idealizmi doğurur. Realizm, insan zihninin varlıkları gerçekte oldukları biçimiyle bilebileceğini savunur. İdealizm ise nesnel dünyanın zihnin dışında bağımsız biçimde var olduğundan şüphe eder.
Bilginin sınırları sorusuyla bağlantılı olarak kuşkuculuk da tarihsel açıdan önemli bir konum olmuştur. Kuşkucular; güvenilir bilgiye ulaşmanın mümkün olmadığını ya da son derece güç olduğunu ileri sürer. Descartes, felsefi yönteminde kuşkuyu bir araç olarak kullanmış; kendisinden şüphe edilemeyen ilk kesin bilgiye ("Düşünüyorum, öyleyse varım") bu yolla ulaşmıştır.
Buna karşın Platon, matematikten hareketle bilginin var olduğundan emindir. Sofistlerin kuşkuculuğuna ve göreciliğine karşı kesin bilginin mümkün olduğunu kanıtlamaya çalışan Platon, değişmez olanın, yani tümellerin bilinebileceğini kabul eder. Bilgi; türler, cinsler ve geneller gibi tümellerin bilgisi olmak durumundadır. Ezeli-ebedi ve değişmez tümeller olarak İdeaların varlığını varsayan Platon, yalnızca değişmez olanın, dolayısıyla tümellerin bilinebileceği sonucuna ulaşır. On yedinci yüzyılın Descartes ve Leibniz gibi ünlü rasyonalist filozoflarında da görülen bu anlayışın bir diğer versiyonuna göre bilgi bizi gerçeklikle tanıştırırken duyum-deneyi ve sanılar yalnızca görünüşle tanıştırmaktadır.
Önemli Noktalar
- Bir önermenin bilgi sayılabilmesi için inanç, doğruluk ve haklılandırma koşullarının birlikte sağlanması gerekir.
- Haklılandırmanın kaynağına göre iki temel yaklaşım: öznenin iç zihinsel süreçlerini esas alan içselcilik (temelcilik, bağdaşımcılık) ve özneye dışsal faktörleri belirleyici sayan dışsalcılık.
- Bilgi türleri ayrımında zorunlu bilgi (tersi çelişki yaratır) ile olumsal bilgi (tersi mümkündür) ve apriori bilgi (deneyimsiz) ile aposteriori bilgi (deneyime dayalı) öne çıkar.
- Bilginin kaynağında dört tutum vardır: akılcılık (Descartes, Leibniz), deneyimcilik (Locke, Hume), sentezcilik (Kant) ve sezgicilik (Bergson).
- Kant'a göre bilgi hem duyusal deneyimi hem de aklın apriori formlarını gerektirir; deneyimsiz kavramlar boş, kavramsız deneyimler kördür.
- Bilginin sınırları sorusu realizm (nesneler zihin dışında bilinebilir) ile idealizm (bu bağımsız varoluş sorgulanır) arasındaki köklü tartışmayı doğurmuştur.
Temel Kavramlar
| Kavram | Tanım |
|---|---|
| Haklılandırma | Öznenin bir önermeye inanmak için iyi ve sağlam gerekçelere sahip olması koşulu; bilginin üç temel koşulundan biri |
| Apriori Bilgi | Duyusal deneyime başvurmaksızın yalnızca akıl yürütmeyle elde edilen bilgi; matematik ve mantık önermeleri bu türe girer |
| Aposteriori Bilgi | Duyusal gözlem ve deneyime dayalı bilgi; doğal bilimlerin büyük çoğunluğu bu kategoriye aittir |
| Akılcılık | Bilginin yegane kaynağının akıl ve doğuştan gelen ilkeler olduğunu savunan epistemolojik görüş; Descartes ve Leibniz başlıca temsilcileridir |
| Deneyimcilik | Bilginin kaynağının duyusal deneyim ve gözlem olduğunu ileri süren görüş; Locke, Berkeley ve Hume bu akımın öncüleridir |
| Realizm | İnsan zihninin varlıkları gerçekte oldukları biçimiyle bilebileceğini öne süren epistemolojik konum; idealizmin karşıtı |
Başvurulabilecek Kaynaklar
- Cevizci, A. (2010). Bilgi Felsefesi. İstanbul: Say Yayınları.
- Platon. (2015). Theaetetus (Çev. M. Erdem). İstanbul: Kabalcı Yayınları.
- Descartes, R. (1997). Meditasyonlar (Çev. A. Yardımlı). İstanbul: İdea Yayınları.
- Russell, B. (2009). İnsan Bilgisi (Çev. N. Arık). Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.